Alakarga Yayınevi yenilenen web sitesi ile artık yayında...

Nilüfer Altunkaya BirGün Kitap Söyleşisi

Bu ürünü beğendiniz mi? Hemen Paylaşın!

Yorgun bir pazar öğleden sonrası aldım kitabı elime. Sen Buralarda Yokken’ diyordu kapağında. Bir an düşündüm; kimlerin yaşamını ne denli dolduruyordum. Varlığımla mutlu olanlar, varlığımdan rahatsız olanlar, gözü kapıda bekleyenler, yine mi geldi bu, diyenler… Yaşamını sürdürürken bana yaslananlar… Evet, ben buralarda olmasam, nasıl olurdu ki ardımda kalanların yaşamı? Çok benci bir başlangıç oldu yazıya ama böyle. İlk bakışta aklımdan bunlar geçti. Tabi tersten bir düşünce de geliştirebilirim bu başlık üzerine. Yaşamımda vazgeçemediklerimin olmadığı hissi bile ürpertti. Göğüs kafesim üzeri ne tarif edilemez bir baskı oluşturdu. Bu duygularla başladım Nilüfer Altunkaya’nın Alakarga Yayınları tarafından yayımlanan kitabına.

“Çeyiz” başlıklı öykü Gülsüm’ün Kederli Türküsü. Bir kız çocuğunun kadınlığa doğru adımlarını konu ediyor. Sadece Gülsüm’ün değil aslında bu topraklarda yaşayan kızların büyük bir çoğunluğunun öyküsü, kaderi bu. Okulla buluşturamadığımız, feodalitenin pençesinden kurtaramadığımız kızlarımızın… Aslında hepimizin tanık olduğu, bazen mücadele adına sesimizi yükselttiğimiz bazen de önümüze bakıp görmezden geldiğimiz bir yaşam kesiti. Okurken de yadırgamıyoruz aslında konuyu. Olağan şeyler zaten, diyebiliyoruz. Ama olağan olması kabullenmek anlamına da gelmiyor tabi. Neler yapılabilir, sorusu zihnimizin bir köşesinde dönüp duruyor aynı zamanda.

Zihnimizde bu soruyla `Bahçe’ye çıkıyoruz. Bahçe, sıradaki öykünün başlığı. Güzün kendini hissettirdiği, güneşin ısısını yitirdiği, yaprak hışırtılarının fazlaca duyulduğu bu günlerde yaz sıcağının hissedildiği bir bahçe¬ye açıyor yazar kapıları. O bahçede yıkanan halıların üzerindeki sabun köpüklerinin kokusuyla doluyor ciğerlerimiz. Gülsüm de burada. Gülsüm’ün önüne geçilemez kaderi de yine gözlerimizin önünde. Üzerine bir `Tül’ çeksek daha mı az görürüz ya da daha mı güzel görünür gözümüze? Yanıtı yine aynı başlığı taşıyan öyküde okuyoruz. Dere Sokağı’nın Sevtap’ı annesinin köhnemiş evine takıyor yeni model bir tülü. Ama evin tüm yaşanmışlıkları, kötü anıları olduğu gibi ortada duruyor. Sevtapların evindeki kötü anıları örtemeyen tül, Gülsüm’ün kaderinin görünüşünü de değiştiremiyor tabi. Ve bu öyküyle artık anlıyoruz ki aslında okuduğumuz bir öykü değil bir roman. Her biri farklı bir öykü gibi yazılmış olsa da zaman, mekân ve karakterlerin aynılığı bir romanın içine alıyor bizi.

Dere Sokağı’nın sakinlerini tanıyoruz gibi hissediyorum sayfalar arasında gezinirken. 90’lı yıllara doğanlar ne kadarına yetişti, ne kadarını izledi bilemiyorum ama biz 80’liler Yeşilçam’dan tanıyoruz bu karakterleri. Sevtap örneğin. Dere Sokağı nın güzel, alımlı genç kızıyken ailesinin ekonomik yetersizliğini tezgah arkası sıkıştırılmalarla ödemiş. Sonra? Sonrası malum. Kim bilir hangi zengin adamın metresi olmuş ve fakirlik kokan bu sokağa döndüğünde arkasından homurtular yükseliyor. İzlemedik mi? Aynısını izledik. Dere Sokağı’nın fakirlik akan çamurlu sokaklarını da izledik. Her ne kadar defalarca izlesek, bu karakterleri tanıyor olsak da okuma sevdamız var ya işte. Yıllar yıllar sonra okumak da başka bir keyif oldu şimdilerde.

Sonra Salih… Mahallenin okumuş çocuğu. Ama sokağın çamuruna batan kaderini değiştiremeyip dışarı çıkamamış. Ve bir gün bir trafik kazasında yaşamı sonlanıyor Salih’in. Ardında kalan `Kırmızı Defter’ Sevtap’a emanet. Gizli bir aşkın sırları dökülüyor ortaya bu defterle. Dere Sokağı’nın gizli kalmış sevdasına tanıklık ediyoruz sayfalarında.

Kitabın bütününe bakınca 70’li-80’li yılların Türk sinemasından kesitleri görüyoruz. Bugünlerde oturup izlemeyi tercih etmesek de buna zaman yaratamasak da okuyunca özlediğimi hissettim. Nilüfer Altunkaya’nın kalemi içimde bir yerlere dokundu.

 

Mehmet Özçataloğlu ile Nilüfer Altunkaya Söyleşisi – BirGün Gazetesi